Prestij mi perestiş mi?

Çeşmesinden bal şerbeti akan camiler, birbirinden kalabalık sofralar... Türklerde ve Osmanlı’da üst sınıfların ramazandaki ‘hayır yarışı’ neye dayanıyordu?

Haberin Devamı

BÜYÜK seyyah İbn Battuta, 1330’lu yıllarda Anadolu’dayken, ramazan ayını Eğridir’de, Dündar Bey oğlu Ebu İshak’ın yanında geçirmiştir: “[Bey], Ramazan gecelerinde... büyücek bir yastığa yaslanırdı. Yanında fıkıh bilgini Muslihiddin yer almaktaydı. Ben fıkıh bilgininin biraz ötesinde oturmaktaydım. Daha ötede ise beyliğin ileri gelen memur ve kumandanları oturmaktaydılar... Onlar ‘uğurlu olur’ diyerek oruçlarını tiritle açarlar. Bu iftarlığın Peygamberimiz –Allah’ın selameti ve rahmeti onu kuşatsın- tarafından diğer yemeklere tercih edildiğini ileri sürerek şöyle diyorlar: Biz onun güzel âdetine uyarak yemeğe tiritle başlıyoruz. Bu, ramazan ayının bütün geceleri böyledir.”


CÖMERTLİK YARIŞI


İbn Battuta, Anadolu’daki tüm seyahati boyunca yerel beylerin veya ahi tekkelerinin kendisini konuk etmek için nasıl yarıştığını anlatır; verilen hediyelerden ve üstün cömertlikten söz eder. Elbette bu misafirperverlik, sadece dini bir motivasyonla ‘hayırlarda yarışın’ ayetinden (Maide, 48) kaynaklanmıyordu. Yüksek zevata ve ahaliye yemek yedirmek, kadim Türk kültüründe bir iktidar sembolüydü. Günümüz dünyasında en çok eleştirilen konulardan birisi, kişisel ikramlarda devlet kaynaklarının kullanımıdır. Oysa modernleşme öncesi yönetim kültüründe, emirin / sultanın sofrası, doğrudan devletin, iktidarın sofrasıydı. Emirin evi, bir tür hükümet konağıydı. Nitekim, Topkapı Sarayı’nda padişahın yaşam alanı ile devletin merkezi iç içedir.

Haberin Devamı


SOFRA SIRASI


Ramazandaki sosyal hizmetlerle hem dini görev yerine getiriliyor, hem de halkın takdiriyle yöneticilerin gücü tazeleniyordu. ‘Bey kapısı, paşa kapısı’, zenginliğini ‘kapıkulları’ ile paylaştığı ölçüde kuvvetliydi. Ramazan, bunun için ideal zamandı. Bir ay sürmesi nedeniyle, önde gelenlerin sırasıyla güç gösterisi yapmalarına fırsat veriyordu. Bu durum, giderek bir seremoniye dönüşmüş, hangi gecede hangi makam sahibinin iftar daveti vereceği ve davetlilerin görevleri önceden belirlenir olmuştu. Örneğin sadrazam, ramazanın 20’nci gecesi, yeniçeri ağası ve ocak ağalarını; Kadir Gecesi’nde ise şeyhülislamı iftara davet ederdi. Şeyhülislam ise 4’üncü gece Anadolu ve Rumeli kazaskerlerini ağırlardı...

Haberin Devamı


DİŞ KİRASI


Padişahtan başlayarak her ‘kapı sahibi’nin çevresine dağıttığı ramazan hediyeleri zamanla ‘hayır yarışı’ olmanın hayli önüne geçmiş, bir prestij yarışına dönüşmüştür. İmparatorluğun serveti, yöneticilere gelir kaynakları yoluyla paylaştırılsa bile, kişinin hiyerarşideki konumunu yansıtan hediyelerdi. Hediyenin kalitesi, bir ‘performans primi’ gibiydi ve kişinin üstüyle ilişkisinin simgesiydi. ‘Diş kirası’ gibi uygulamalar, aristokratik bir zarafet sembolü olmak yanında, gücü elinde tutanların, kendisine güç katanlara ‘ihsan’ıydı. Temel mesele, tarafların karşılıklı sevgisinden çok, toplumsal saygınlığın ve iktidarın teyidiydi.


HÜRREM SULTAN’IN İKRAMI

Haberin Devamı

Konu saray olunca... Kadın sultanlar da bu cömertlik ve saygınlık yarışının parçasıydı elbette. Örneğin Hürrem Sultan, Kudüs’te yaptırdığı imarethanede 500 kişiye, günde iki öğün yemek dağıtırken, ramazan ayında menü daha kaliteliydi: Sofraya, Kanuni’nin şehzadeleri Bayezid ve Cihangir’in 1539’daki sünnet şöleninde sunulan yemek konuyordu. Üstelik sınıf farkı gözetmeksizin, herkes için... Cömertlik çıtası Turhan Hatice Sultan’ın (Ö.1683) zamanında iyice yükseltilmiştir. Yeni Cami külliyesinin vakfiyesinde, kandil ve ramazan gecelerinde sebillerden bal şerbeti akıtılması ve namazdan çıkan cemaate ikram edilmesi talimatı vardır. Bu ay için her kapıya altı şerbetçi konulmalıydı. Üstelik şerbetin yapımında da sadece en yüksek kalitedeki Atina balı kullanılmalıydı!

Yazarın Tüm Yazıları