Kuyrukluyıldız ve hüzün

Dün sabah bilgisayarlarının başında olanlar heyecanla kuyrukluyıldıza inecek olan sonda Philae’nin, bağlı bulunduğu uzay aracı Rosetta’dan ayrılışını izliyordu.

Haberin Devamı

İnsanlık için büyük, bizim için küçük bir mesele bu.
Neden mi?
Çok alışkın olduğumuz bir “lisan” ile ifade etmeye çalışayım.
Kuyrukluyıldıza araç inmesi bir inşaatın hayırlısıyla tamamlanmasından daha önemli değil affedersiniz.
Kuyrukluyıldıza araç indiren ve kendilerine “bilim adamı” diyen o madrabazlar ülkemizin ilerleyişini kıskanıyor.
Adeta çekemiyorlar kardeşim. Bakınız onlar kuyrukluyıldıza araç indiriyor, biz ise yeni enerji ve inşaat yatırımları ve süper havalı sarayımızla ülkemizi muasır medeniyetler seviyesine taşıyoruz.
Kim kazançlı? Tabii ki biz. Bakın bugün vatandaş 3.90’lık geçitten 4.10’luk TIR’ı geçirmeye çalışıyor.
Bu cesaret kimde var? Yemişim uzaya giden astronotu, 100 km/s ile giderken önündeki araçla arasında 2 metre takip mesafesi bırakan yurdum insanındaki cesaret kimde var? Kimse bizim cesaretimizi sınamasın.
Neyse, sevgili garabet gündem sayesinde beyni akmış Habitus okuru, gelelim hayatın gerçeklerine.
Eloğlunun kuyrukluyıldıza araç indirmesi bizim için biraz iç burkan bir heyecan.
Bir yandan teknolojinin bize verdiği imkan sayesinde tarihi bir ana tanıklık ediyorsunuz, öte yandan bilimin b’sinin konuşulmadığı bir ülkede bunu yapıyor olmanın verdiği kalp kırıklığını dibine kadar yaşıyorsunuz.
Kalp kırıklığı bunun tam adı, zira doğru eğitim politikasıyla, yüzünü bilime, “dünya işleri”ne çevirmiş olmakla, güzel ülkemizde başka türlü bir resmin içinde bulunabilirdik. Tabii tren kaçtı, şimdiki koşullarda ancak hüzünle izliyoruz.
Hamile kadınların sokağa çıkıp çıkmayacağını tartışan, “Kızlarla erkekler bir arada okumalı mı” gibi beyin akıtan sorulara yanıt arayan, mali kaynaklarını refaha, bilime, ilerlemeye değil, savurganca “havalı ve güçlü görünmeye” harcayan; üretmeyen ve sadece tüketen bir ülkeden, başkalarının insanlık tarihine katkısını izliyoruz...
“Hüzün” kelimesinin sözlük anlamı herhalde budur.

Haberin Devamı


Sinema “canlısı”

Birkaç gün önce indirim zamanlarında dükkanları hunharca talan eden, aldığını sağa sola fırlatıp ürünler içinde eşelenen “indirim canlılarını” konuşmuştuk hatırlarsınız.
Kendinden başka müşteriyi ve almadığı ürünün akıbetini düşünmeyen, gözleri kararmış bir biçimde indirimli ürünleri kapmaya çalışanları hani...
Her nasıl indirimde kimleri “indirim canlıları”na dönüşüyorsa, bunun bir başka türü de sinemalarda yaşanıyor.
Rica ediyorum kalabalık bir seansta, film bitince salondan çıkan son siz olun.
Sabredin oturun. Sonra kalkıp gezin salonda. Şöyle bir etrafınıza, koltuklara, koltuk aralarına, koridorlara bakın.
İnsanların hunharca fırlattığı, arkalarında bıraktıkları “artıklarını” göreceksiniz. Kola kutuları, mısır kutuları, ambalajlar ve aklınıza gelebilecek her türlü çöp.
Tükettiği yiyeceğin ambalajını çöpe atmak ne kadar zor olabilir?
Allah aşkına söyleyin, ne kadar zor olabilir?
Evvelki gün Cengiz, kızı Pera’yı sinemaya götürdüğünde şahit olduklarını yazdı.
Çıkışta salonun savaş alanına dönmüş olduğundan bahsediyor ve orayı toplayıp temizleyecek olanlara kolaylık diliyordu.
Çocuk filmine gitmeye gerek yok bu “Çöp diyarına dönüşmüş salon” ile karşılaşmak için, Salı gecesi Tepe Nautilus Cinemaximum’da 9:30’da başlayan Interstellar bittiğinde salonun halini görmenizi isterdim.
Keşke fotoğrafını çekseydim de “utanç tablosu” olarak buraya bassaydık.
Sinema salonları, seanslardan sonra salonların halini çekip fuayede sergi olarak göstermeli.
Belki az utanırız, elimizdeki çöpü salonda bırakmaya çekiniriz, “Kendi çöpünü çöp kovasına atmak” denen o zor eylemi gerçekleştiririz.

Yazarın Tüm Yazıları